Bugün sizlere “Ted Gibi Konuş” kitabının yazarı Carmine Gallo’dan “Hikaye Anlatıcısı’nın Sırrı” kitabının ‘Basitleştiren Hikaye Anlatıcıları’ bölümünü özetleyeceğim.

Bölüm, Richard adında bir gencin hikayesiyle başlıyor. Disleksik olduğu için özellikle hayatının erken yıllarında okuma güçlüğü çekmiş olan Richard, 15 yaşında okulu bırakmak zorunda kalmış. O zamanlar disleksi şu anki kadar bilindik olmadığı için ‘aptal’ veya ‘tembel’ olarak yargılanan Richard, bu duruma boyun eğmektense bu güçlüğü lehine çevirmiş. Büyük başarılara imza atan Richard Branson, bu durumu şöyle yorumluyor: “…bence disleksik insanların hayatta iyi yerlere gelmelerinin nedeni şeyleri basitleştirmeleri.”
İngiltere’de yatılı okula devam ederken Student adında zorbalık karşıtı bir dergi çıkarma kararı alan Branson, sponsorlar ve reklamcılara ulaşabilmek için odasına telefon bağlatamadığında, bu iş için ankesörlü telefon kullanmak zorunda kalmış. Operatör konuşmayı kesmeden karşısındaki ikna etmek için anlatacağı her şeyi beş dakikaya sığdırmak zorunda kalan Branson, bu zorluğun ona ikna edici hikaye anlatımın en önemli özelliklerini fark ettirdiğini söylüyor: güvenli, net, ve her şeyden önce kısa ve basit bir anlatım.

Her anlatının arkasında işte böyle kısa, net ve basit ama etkili bir fikir olmalıdır. Tıpkı her hikayenin bir başlığa ihtiyacı olduğu gibi. Carmine Gallo’nun da dediği gibi: “Başlık, dinleyicinin bilmesi gereken tek şeydir.”
Branson’ın ilham aldığı girişimcilerden biri ve aynı zamanda başarılı bir hikaye anlatıcısı olan Steve Jobs da bu yöntemi etkili bir şekilde kullanıyor. Örneğin, 2001’de iPod’un tanıtımını yaparken Jobs, dinleyicilere iPod’un neden iyi olduğunu dakikalarca anlatmadı, veya teknik detaylarla onları boğmadı. Bunun yerine, 5 gigabayt depolama alanına sahip olan iPod’u şöyle tanıttı: “iPod, cebinizdeki 1000 şarkı demek.” Bir Twitter paylaşımına sığabilecek kadar kısa olan bu tanıtım iş dünyasındaki en ikonik ürün sloganlarından biri haline geldi. İşte Gallo bu başlıklara “Twitter dostu başlık” diyor. Büyük hikayeler bir fikrin arkasındaki büyük başlıklarla başlıyor.

Hikaye anlatıcısının diğer bir sırrı ise, özellikle 6 milyon dinleyiciyi bir araya getirebilen Papa Francis’in kullandığı ‘üç unsur kuralı’. Üç unsur kuralı günümüzde iletişimin temeli olarak kabul ediliyor. İnsan zihninin üç ila yedi unsuru kısa süreli belleğinde tutabildiği yıllar önce araştırmacılar tarafından bulunmuş. Yediden fazla unsuru bir arada hatırlamak içinse gruplandırma yöntemini kullanıyoruz, örneğin, telefon numaralarını, kimlik numaralarını, üçlü veya dörtlü gruplar halinde ezberliyoruz. Peki neden üç? Gallo bunu şöyle açıklıyor: “İnsanlar örüntülerle düşünür ve üç bir örüntü veya dizi meydana getirebilecek en küçük sayıdır.”
Üç unsur kuralı, en başta dinleyicilerin hatırlamasına yardımcı olduğu için etkilidir. Favori çocuk masallarımız bile üçlü gruplar içerir: üç ufak domuz, üç ayı, üç silahşor gibi. Tüm hikaye anlatıcıları üç unsur kuralını kullanır, ama iş dünyasında basit ve ikna edici hikaye anlatımı için bu kural olmazsa olmazdır. Müşterilerinize ürününüzün her özelliği değil, 3 can alıcı özelliğini anlatırsınız, yatırımcınıza size yatırım yapması için 23 sebep değil, en önemli 3 sebebi söylersiniz.

Aristotle ile başlayan ve Papa Francis ile devam eden üç unsur kuralı, hikayeyi yapılandırmak için basit bir çerçeve sunduğu, dinleyicilerin kilit mesajı anlayabilmeleri için hikayeyi basitleştirdiği, ve ikna edici anlatımın amacı olan eyleme geçirmeye hitap ettiği için dünyanın en büyük hikaye anlatıcıları taraşından takip edilen bir şemadır.

Peki basitlik, sadece hikayede işe yarayan bir şey mi? Tabii ki de hayır. Giada de Laurentiis, aile mesleği olan sinema işini değil de aşçılığı seçip herkesi şaşırtmıştı, bir kişi dışında: büyükbabası Dino. Büyükbabasının gittiği yerler ve tattığı yemekler hakkındaki masallarını dinlemeyi çok seven Giada, ailesinin yemek yemekten daha çok sevdikleri bir şey varsa, bunun hikaye anlatmak olduğunu söylüyor. Giada için hikayeleri basitleştirmek ailesinin DNA’sında vardı, bu yüzden o da İtalyan mutfağının hikayesini basitleştirmeye karar verdi. “Düzgün” İtalyan yemeklerinin sıfırdan yapılması gerektiğini söyleyen eleştirmenlere, birçok insanın evde kendi makarnasını yapmaya zamanı olmadığını, fakat basit malzemelerle lezzetli yemekler yapabileceklerini söyleyen Giada, “Karmaşık yemekler yapmak istemedim. İtalyan köklerimi paylaşmayı ve insanların bundan zevk almasını istedim. Şef ceketimi dolaba kaldırdım ve basit tarifler yarattım. Eğer kendi yolumu izlemiş olmasaydım, bugün geldiğim yere ulaşamazdım.” Dedi.

Fakat Giada’nın önünde bir engel vardı: kamera karşısında rahatsızdı. Daha sonra kamera karşısındaki rahatlığı sayesinde Emmy ödülü kazanacak olan Giada, performansını geliştirmek için kamera karşısında saatlerce alıştırma yapmaya başladı. Fakat alıştırmanın yanında, Giada’da kamera karşısında etkili performans göstermek için gerekli birçok nitelik vardı. Sevdiği bir şeyle uğraştığı için kamera karşısında sürekli coşkuluydu, yemeğe olan tutkusu ve bu tutkunun getirdiği heyecan olmadan başarılı bir hikaye anlatıcısı olması imkansız olurdu. Bir diğer özelliği ise, gülümsemesiydi. Hikaye anlatmak tamamen duygularla ilişkilidir ve gülümseme en kuvvetli duygularla ilişkilendirilir. Giada, mutluluk saçan gülümsemesiyle tanınıyordu.

Hikaye anlatıcısının en önemli araçlarından ikisi de görsellik ve analoji. Sinirbilimine göre, eğer bir bilgiyi sadece duyarsanız, içeriğin de sadece %10’unu hatırlarsınız. Ama hem duyar, hem de görürseniz, içeriğin %65’ini hatırlamanız mümkün. Görsellerin kelimelerden daha fazla hatırlanmasına “resim üstünlüğü” deniyor.  Görselli hikaye anlatımını sıkça kullanan astronot Hadfield, “Etkili bir görselliğin gücüne derinden inanıyorum,” diyor. “Gerçekten iyi bir görsel güzel olmakla kalmayıp sizi düşündürür de. İçindeki bilginin derinliğinden sonuçlar çıkarırsınız.” Bir fotoğraf hikayeyi güçlendirse bile, tek başına yeterli olmuyor. Hadfield sadece güzel uzay fotoğrafları gösterdiği için başarılı bir hikaye anlatıcısı değil. Aynı zamanda deneyimlerinin zihinsel resimlerini yaratmak için de betimlemeleri ve analojileri ustaca kullanıyor. Analojiler, edindiğimiz bilgileri somutlaştırarak hatırlamamıza yardımcı olur, içeriği beynimize kazır. Analojiler, ayrıca karmaşık konuları basitleştirerek hikayeyi hayatla ilişkilendirmemize yardımcı olur.

Hikaye Anlatıcısı’nın Sırrı’ndaki yolculuğumuza Elon Musk’ın hikayesi ile devam ediyoruz. Tesla ve SpaceX’in CEO’su Elon Musk, gezegendeki en zeki mucitlerden biri olmasına ragmen tüketicilere teknolojisini anlatırken altıncı sınıf öğrencisinin seviyesinde bir dil kullanıyor. Flesch-Kincaid okunabilirlik testi, kelime uzunluğu, cümle uzunluğu gibi faktörleri kullanarak bir sınıf seviyesi saptıyor. Sınıf seviyesi, bir kişinin belli bir metni anlayabilmesi için gereken eğitim süresinin uzunluğunu ifade ediyor. Genel toplum tarafından okunması beklenen metinlerin 8. Sınıf civarında bir seviyede olması gerekiyor. Steve Jobs 2003’te 10 dakikalık bir sunumla milyonlarca müzik severi şarkı başına 99 sent ödemeye ikna ettiği iTunes tanıtım metni Flesch-Kincaid sınıf seviyesinde 4. Sınıfa denk geliyor. Yani bir dördüncü sınıf öğrencisi metni takip edebilir ve anlayabilir. Steve Jobs, Elon Musk ve zamanın diğer yenilikçileri çoğu zaman mesajlarını basitçe anlatılan sade hikayelerle aktarıp mucizelere imza atıyorlar. Hikaye anlatıcıları mesajlarını bir ilkokul öğrencisinin bile anlayabileceği basit kelimelerle sunarlar.  Gallo’nun da dediği gibi, “Dünyadaki en harika ürüne, en harika fikirlere sahip olabilirsiniz ama insanlar bunların çözdüğü problemleri anlayamaza, asla ürününüzle ya da fikrinizle ilişki kuramazlar.”

Yazar: Tuğçe Gizem Kırat

Kaynak: Hikaye Anlatıcısının Sırrı